Felsefe Akımları: Pragmatizm

Kıta felsefesi ve analitik felsefe çağdaş felsefenin önemli damarlarından biridir. Kıta felsefesinde Gottlob Frege’yi analitik felsefenin kurucularından biri olarak görmekteyiz. Edmund Husserl de fenomenolojinin (görüngü bilimi) kurucusudur. Rudolf Carnap ve Bertrand Russell gibi isimlerin Nazilerden kaçıp Amerika’ya kaçmasıyla analitik felsefesinin kurumsallaşması güç kazanmıştır. Amerika’da analitik felsefe kurumsallaşırken özgün bir geleneğin de inşasını görmekteyiz. Bu inşa Pragmatizm akımının ta kendisidir. Charles Sanders Peirce, William James ve John Dewey başat faktörler olarak sayılır daha sonraları Willard Van Orman Quine, Hilary Putnam ve Richard Rorty isimleri üzerinden analitik felsefe ile etkileşime giren Yeni Pragmatizm akımı devreye girmektedir. Kabaca Pragmatizm’in baş aktörleri bu şekildedir.

 

Peirce

Charles Sanders Peirce, Amerikan felsefesinin en özgün figürlerinden biri ve pragmatizmin isim babası olarak felsefenin görevini metafiziksel spekülasyonlardan arındırıp soyut kavramları pratik sonuçları üzerinden açıklığa kavuşturmak olarak tanımlar. Peirce’e göre bir nesnenin hakikati, onun Platoncu idealarındaki özünde değil deneyim dünyasında yarattığı ölçülebilir etkilerde gizlidir. Örneğin "sertlik" kavramı, metafizik bir tümel değil bir tornavida darbesine karşı deforme olmama gibi pratik ve operasyonel bir sonuçtur. Bu bağlamda doğruluk, hayatta kalmamıza en etkili katkıyı sunan "açıklık" ile özdeşleşir.

Aristoteles’in insanın doğası gereği bilmeyi arzuladığı yönündeki aşkın iddiasını reddeden Peirce, araştırma (inquiry) sürecini psikolojik bir şüphe durumuna bağlar. İnsan, ancak mevcut inançları sarsıldığında ve zihni bir belirsizliğe düştüğünde hayatta kalma güdüsüyle araştırmaya yönelir, şüphe giderilip inanç sabitlendiğinde ise süreç durur. Peirce, inançların sabitlenmesi için inatçılık, otoriteye tabi olma ve rasyonalist sezgisel keskinlik gibi yöntemleri verimsiz bularak "bilim kamuoyunun uzlaşısını" en güvenli yol olarak önerir. Pozitivizmin aksine, bilimin mikro kuramları temel bir fiziğe eriterek ilerlediği fikrine karşı çıkar ona göre bilim, paradigmalar içinde değişen ve nihai bir hakikate asla ulaşamayan, ancak uzmanların ortak uzlaşısıyla şekillenen dinamik bir yapıdır.

Yanılabilirlik (fallibilism) ilkesi gereği hiçbir bilgi kesin olarak doğrulanamaz veya yanlışlanamaz. Bu işlevselci yaklaşım, teoloji ve metafiziği dışlamak yerine, hayatta kalma başarısına ve pratik süreçlere olumlu etki ettiği sürece bu alanları da birer "doğru" kabul etme potansiyeline sahiptir. Sonuç olarak Peirce için temel bilim fizik değil, aktörün dünyayla baş etmesini sağlayan "işlevsel olan" bilgisidir.


Pragmatizm ve Darwinizm

Dewey'in insan ve dil anlayışında Darwin’in evrim kuramı devirmsel bir yerde bulunur. Kıta felsefesi Platon’dan beri insanı doğadan kopuk, nesnelerin metafiziksel özünü kavrayan aşkın bir özne olarak görürken Pragmatizm “canlılık sürekliliğinin bir devamı” olarak görür. Bu Darwinci çerçevede dil, dünyayı tasvir eden veya metafiziksel özleri yakalayan matematiksel bir yapı değil insanın hayatta kalmak ve problem çözmek için kullandığı bir “araç”tır. Pragmatizmde özne kavramı yerine, bir partiğin ve sürecin içinde eyleme geçen ve deneyimleyen “aktör/ajan” (agent) kavramı kullanılır. Bu aktör deneyim dünyası ile iç içedir. Dil, aktörlerin dünya ile baş etmek için kullandıkları pratik bir araçtır. Dilin tek amacı dünyanın olgu durumlarını tasvir etmek veya kopyalamak değildir.

Bu çerçevede, Aristoteles’in sabit türlerini içeren Porphyrios Ağacı (beş tümel: cins, tür, ayrım, özgü, ilinti), yerini Evrim Ağacı’na bırakmıştır. Darwin ile birlikte, evrendeki tasarım gibi görünen yapılar Tanrı’nın iradesi veya ereksel (teleolojik) bir amaçla değil, mekanik nedensellik ve doğal seçilim ile açıklanır. Kutup ayılarının beyazlığı veya bitkilerin klorofil taşıması bir "amaç" değil, hayatta kalma avantajı sağlayan nedensel bir süreçtir. Amaç (erek) dediğimiz şey, aslında mekanik dünya üzerine atılmış bir "ciladan" ibarettir. İnsan zihni, geleceği öngörmek ve hayatta kalmak için doğaya ereksel bir sınıflandırma dayatır.

 

Pragmatizm ve Doğruluk

Pragmatizm kelimesi “praksis” (praik, uygulama, deneyim, eylem) kökünden gelir ve temel odak noktası çözüm üretmek ve işlevsellik/ fayda sağlamaktır. Klasik felsefede doğruluk sabit ve değişmez bir yapı olarak görülürken pragmatizmde doğruluk mutlak bir keşif değil aktörlerin sosyal bir pratik içinde yürüttüğü bir araştırma (inquiry) sürecinin sonudur.

Bir iddianın doğru kabul edilmesi için öne sürülmesi, gerekçelendirilmesi ve bir topluluk tarafından sabitlenmesi (kabul görmesi) gerekir. Ancak bir bilgi, işe yaramaz veya problem çözemezse artık “doğru” olmaktan çıkar. (Burada Kuhn akla gelebilir – paradigma değişimleri) Tıpkı Newton fiziğinin kuantum ölçeğinde problem çözmemesi üzerine terk edilip yeni teorilerin benimsenmesi gibi, işlevini yitiren doğrular da terk edilir. Bu mutlak bir doğru olabilir mi sorusunu da gündeme geitrmektedir. Doğrular genel geçerliliğini yitirebilmektedir. Katılımcı ve  pratik yönelimli doğru anlayışı Dewey’in özellikle Cumhuriyeyin ilk yıllarında Türkiye’yi de etkileyen “eğitim felsefesinde” ve demokratik/katılımcı politikalarında temel bir rol oynamıştır.

 

Yeni Pragmatizm

Putnam “anlamın” sadece zihinsel bir durum olmadığını kanıtlamak için İkiz Dünya (Twin Earth) düşünce deneyini kurgular. Deneye göre, dünyamızın tamamen aynası olan bir “İkiz Dünya” vardır. Oradaki insanlar da içtikleri sıvıya “su derler” tadı ve işlevi aynıdır. Ancak bizim dünyamızda suyun kimyasal yapısı H2O iken İkiz Dünya’da XYZ’dir. Bu deney (Frege’nin iddia ettiği gibi) zihinde kapalı kalan, öznenin kendi kendine oluşturduğu metafiziksel bir şey olmadığını gösterir. Anlam dışsaldır ve dış dünya (nesnel gerçeklik) tarafından belirlenir. Biz suyun H2O oldığunu zihinsel bir tasvirle değil süreç içinde dışsal deneyim ve bilimsel araştırmalarda keşfederiz.

 

Analitik Felsefede Doğruluk ve Alfred Tarski'nin Semantiği

Analitik felsefede doğruluk üzeine “Mütekabiliyet” ve “Uyumluluk” toerileri vardır.

Mütekabiliyet: Önermenin dünya durumuyla uyuşmasıdır.

Uyumluluk: Önermenin kendi içinde tutarlı olmasıdır.

 

Felsefe tarihinde doğruluğun ne olduğu uzun süre tanımlanmamış ancak 20. Yy’Da Tarski biçimsel semantiği (formel semantik) kurarak doğruluğa matematiksel ve mantıksal bir tanım getirmiştir. Tarski “söylediğim şey yanlıştır” gibi semantik paradoksları (Yalancı Paradoksu) aşmak için dili ikiye ayırmıştır:

1-       Nesne Dili

2-       Meta Dil

Nesne dili, dünyayı ve olgularo gösteren dildir. (“Kar beyazdır” cümlesi)

Meta dil, nesne dili hakkında konuştuğumuz, doğruluk ve yüklemlerinin tanımladığı daha üst seviyedeki dildir. Tarski bunu T-Şeması ile açıklamıştır. (Tarski Şeması)

Tarski Şemasına göre bir önermenin doğruluğu ancak nesne dili ile dünyanın (modelin) gerçeklenmesiyle mümkündür. Örneğin “Kar beyazdır” doğrudur, ancak ve ancak kar beyaz ise. Burada tırnak içindeki kısım meta dildir, dünyanın içindeki modele – karın gerçekten beyaz olup olmadığına – bakılarak doğrulanır. Bu şema mütekabiliyet teorisinin en sağlam temelini oluşturmuştur.

 

Wittgenstein Dönemleri

Tarski’nin kurduğu tasvirci çerçeve ve mütekabiliyet teorisi Wittgenstein’ın 1. dönemine denk gelir (Tractatus). Erken dönem Wittgenstein, sadece dünya durumlarını tasvir eden önermelerin anlamlı olduğunu ancak ahlak, şiir ve estetiğin ise dünyadaki bir olguyu resmetemdikleri için “anlamsız” olduğunu savunmuştur. Mantık önermeleri ise dünya durumunu tasvir etmez, onlar sadece totoloji (hep doğru) ya da çelişkidir.

Ancak Wittgenstein’ın 2. dönemi (Felsefi Soruşturmalar), Tarski’nin ve kendi erken döneminin bu mutlak tasvirci sınırlarını yıkar. Geç dönem Wittgenstein için en önemli kavram Pragmatizmdeki “işlev” kavramına oldukça benzeyen ama ondan daha radikal olan “kullanım” kavramıdır. Wittgenstein dili, “Dil Oyunu” olarak tanımlar. Dil, soyut kuralların zihinde kavranmasıyla değil topluluk içinde kuralların takip edilmesi ve oynanmasıyla öğrenilir. Bir ustanın çırağa “taş” demesi ve çırağın o taşı getirmesi, bir çocuğun 3 sayısını pratik olarak sayarak öğrenmesi buna örnektir. Geç dönem Wittgenstein için dil yalnızca olguları tasvir etmez, dil oyununun kendi kuralları içinde küfür etmek, şaşkınlık belirtmek ya da ahlaki yargılarda bulunmak da “kullanım” bağlamında tamamen anlamlıdır.

 

Pragmatizm, mutlak ve değişmez bir hakikat arayışını terk ederek bilgiyi, dili ve değerleri evrimsel birer adaptasyon aracı olarak konumlandırır. Pozitivizmin aksine teolojiyi veya metafiziği tamamen dışlamaz bir inanç sistemi hayatta kalma ve başarı sağlama noktasında işlev görüyorsa, o da pragmatik bir doğruluk değeri kazanabilir. Son kertede bilim, nihai bir hakikati keşfetme aracı değil, insanların üzerinde uzlaştığı en güvenilir “inanç sabitleme” yöntemidir.

 

Kaynaklar:

Çağdaş Felsefe ve Bilim Felsefesi ders notları.


Görsel: https://www.researchgate.net/publication/221648985_Two_Paradigms_Are_Better_Than_One_and_Multiple_Paradigms_Are_Even_Better/figures?lo=1

Yorum Gönder

0 Yorumlar